Kayıtlar

calliou aşı olmaya gidior.

bulutlar, bu mevsimin bu akşamında ne değişikler. pamuk şekeri gibi. elimde tutup yemediğim pamuk şekeri. klişelerde boğulmak istemem ama durum bu. klişelere karşı duruşlar da umrumda değil zaten.  bugün annem aşılandı. ev üyelerinden ben kaldım aşılanmayan. hastanenin çocuk bölümünü ayırmışlar aşı için. calliou eşliğinde bızzt olduk. buna gülesim geldi. hiç de acımamış. limonatayla ödüllendirdik bu zorlu süreci atlatmayı. insanlarla konuşabildiğim, hesap için adisyona bakabildiğim ve bahşiş bırakabildiğim ve ve ve... bir cafede limonata ve iced americano içebilmek ne büyük şeymiş. eksiklikler olabilir ama bu ne büyük şey olduğunu değiştirmez. çok yalnız kaldım ben geçen bir yılda. çok fazla. belki de hep öyleydim ve bu gerçekle yüzleşmem iyi oldu. korkularımla karşılaştım. birden fazla yapılan hatalarla yoruldum. böyle zamanlarda bj sahnesi geliyor aklıma. bakalım bundan sonra ne olacak.  ondan öncesi de var tabii. iskender mesela. sürpriz. ender gelişen osasuna atakları ve k...

moenia mundi.*

günlerin getirdiği akşamüzeri bulutları ve gece kuşlarının gün ışığıyla şaşkın dansı. yaz kokan depresif sessizliğe rağmen renklenen doğa ve uçuş uçuş olmuş çiçek özü kokuları. yaşamak. yakın tarihte babası vefat eden komşumu akşam yemeğinde ağırladım. komşum, çocukluk arkadaşım. zor zamanlar birbirine daha yakınlaştırıyor belki insanları. ales sorusunda bahsedildiği gibi, insan belki de salt acıdan değil, görülsün ve anlaşılsın diye ağlıyor. anlaşılsın ki yaşamak da kayıp parçasını bulsun. her kayıptan sonra, yeryüzünde tanıdığımız ve yakın bağlarla temaslandığımız, sevmek eylemiyle tutunduğumuz canlı bireyler kaybolunca sanırım metafiziksel tartışmalar da gün yüzüne çıkıyor. tutunacak bir dal olarak hayat ağacımızda bize alternatif oluşturuyor. yoksa nasıl baş edebiliriz, -bence- içine fırlatıldığımız yeryüzünün karmaşıklığıyla. ufak oyunlar, tanrıya veyahut enerjiye inanmayı tercih etmeler, evrenler arası frekans farklarında iyiliklerin olasılığını kabul etmeler... falanlar ve fidan...

ercik legend.

bu beni hüzünlendirir. keşkelemek istemem. karşılaşmak isterim ve belki öğrenilmişlik belki içgüdülenmişlik... iyileştirmek isterim. nalet olsun böyle işe. beni kim iyileştirecek. ben edemem, eyleyemem bunu. iş başa düştü. evren başa düştü. ben evrene düştüm.  bu sırada msn iletisi belirir sağ alt köşede ve drirink.  şakışukucular sizi.  diyecekler ki, biz kıymetini bilememişiz onun. 

irtica.

yeniden yinelik.  öyle ki baş ağrım tutuyor, kendime tahammül edemiyorum. bugünleri ilerde anımsayıp sıkıştığım alanda ne kadar sıkıştığıma hayretler ederim ve yinelenmelerden uzakta şükrederim umarım. buraya çok şey yazılır ama gerek yok. kendime notlarım var ama beyin duvarım post itlerle dolu. yorgunum. normal bi gün geçirmek için çok çaba sarf edenler var aramızda ve fırlatılmış hissediyorlar bu kalabalığın ortasına. gün ışığı sevgisi ve böcekler. mızmızlanmak değil de severek yorulmak istiyorlar. 

çiçenklerden çelenk ve chopin.

okumaktan zevk aldığım birkaç blog yazarı var burada. onlar kendilerini biliyorlar ya da bilmeyenler de vardır. aslında takip ettiğim -eğer gözümden kaçmadıysa- tüm blogları okumak hoş ama birkaçı daha çok.  mamafih sessizleşen biriyim. mizacım böyle. izleyip zihnimde yorumlamak zamanlarım gelmiş. zihnim de bana ağır gelmiş.  baharla birlikte çok güzel çiçekler belirdi bu yakada. fransız kızların beyaz tenli ince boyunlarına bakınca yudumladıkları suyun süzüldüğünü görürmüşsünüz ya hani (biraz korkunç bi betimlemeymiş bu...), ben de buradaki beyaz çiçeklerin yapraklarına baktığımda gün ışığının doğaya nasıl iyi geldiğini görebiliyorum. güneş ışığı beyaz yaprakların içinden geçip yüzümü aydınlatıyor. "nasıl böyle harika açabiliyor bunlar. kupkuru dallardan nasıl peydah olabiliyorlar. " diye yolun ortasında durup hayretlere gark oluyorum. bunlar benim için güzel şeyler. netekim, bundan aylar öncesinde karar kılmışım blogumun temasını gogh'un çiçeklenen badem ağaçlarından es...

evren pulu.

sen buradan gidince, gökyüzüyle konuştum bi süre. salda'daki beyaz taşlar da şahit buna ve eylül 2019'un 30 gecesini örten yıldız takımları. sen gittikten yaklaşık iki yıl sonra bulutlara yakın bir eve taşındım. bunları yazarken görebiliyorum bi takım yıldızları ve gece bulutlarını. freddie'den sonra, tanıdığım hiçbir insanı bu sebep yüzünden kaybetmedim. seni de kaybetmedim. kırmızı bisikletinle çıktığın yol, seni sonsuz huzurla buluşturdu. beni duyduğuna inanmak istedim. cennetin basit mutluluğuna ve aşkın varlığına da inanmak istedim. neye inanırsam var çünkü. buna ihtiyaç var.  ekim'de haldun taner'in önünde buluşacaktık. sen oyununu sahneleyecektin. ben seni izleyecektim. sonra sarılacaktık. belki ağlayacaktık biraz. ben, sevmezdim ağlamayı ama olmadık zamanlarda engel de olmazdım titreyen damlalara. yaşanmışlıktan, toyluktan, hissetmeye açlıktan, yağmura olan inancımızdan, umutlarımızdan. olmadı. sen gittin, ben gelmedim.  dünyada şaşırtıcı şeyler oldu. burada...

ev ışıkları.

Resim
hayatımın ikinci taşınma hadisesini atlattım. çocukluğumun geçtiği evde bir sürü eşyayı ve kitabı geride bırakarak yeni odama geçtim. yanıma sadece çok önemli şeyleri ve henüz okunmamışları aldım. eskiden çok anlam yüklerdim neredeyse her şeye ve ağır gelirdi bana bu. artık öyle değilim. iyi ki değilim çünkü böylesi daha rahat. minimalist olmak işime geliyor. çoğu konuda. ilerde -umalım ki :)- tek başına yaşayacağım eve geçtiğimde de az eşya tercih edeceğim.  gökyüzüne daha yakınım burada. yatmadan önce pencereyi açıp soğuk havanın eklemlerimi iğnelemesi hoşuma gidiyor ve bikaç balasana savasana... kendime dönmeye çalışıyorum. bu dikkat dağınıklığında, kendime giden yollarda kafama düşen ölü yapraklar aklımı alıyor. bunun da çözümünü bulurum.  bazı şeyleri birkaç aydır düşünüyorum. bilinçli bir düşünme eylemi değil. farklılık var ama farkında değilim. bende yeni skill açılmış gibi. gelişmesi için de zaman ve pratik gerekiyor. bu belirsiz şeyin adını zamanla koyacağım. belki....