Kayıtlar

cücü.

bi şeyler gördüm rüyamda. yani, her gece muhtemelen gördüğüm minyonlarca rüyadan biriydi ama etkisiyle sabaha karşı uyanıp hayattaki yerimi, başarılarımı, geçmişi ve yönetemediğim geçmiş geleceğimi sorguladığım belki birkaç rüyadan biriydi. karalanmış düşünce bulutuyla ve gövdemin ortasındaki ağırlıkla birlikte, yazdığım onca defteri, işte bu blogları ama en çok 2006’dan günümüze gelen defterleri çöpe atmalıyım dedim. hiçbi iz bırakmamalıyım arkamda. gitmek istedim yine ama bu başarısızlık olurdu. türlü bahaneler ürettim belki de bazıları gerçekti. tesadüf eseri geldiysem neyse ama bana sorulmuşsa ve ben de “aa tamam, hadiii:)))))”deyip atladıysam gerçekten püh bana. bakınız bu dünyayla ilgili bir durum değil. olumlayacak bir yan bulayım. bu kadar zor olmamalı.  edi büdü: yeni server açılışı gerekiyor. akışa bırakarak server açmağa gidiyurum. 

napim.

aklıma çeki düzen vermem gerektiği fikri bile beni irrite ediyor. neden buna gerek duyuyorum, bilmiyorum. o kadar sıkıyor ki beni bir şeyler olma, yapma zorunluluğu... yani zaten ben de istiyorum bir şeyler olsun, normalleşeyim, hayatın olağan akışına uygun birey olayım. şımarıklık gibi bir şey değil bu, belki de öyle, neden gelişine yaşama yetim yok ve bunu "yetim yok." diye algılıyorum. neye el atsam kurutuyorum sanki. sonra bunun da bakış açımla ilgili olduğunu düşünüyorum çünkü başkalarının hayatında olsa şükür sebebi olabilir kuruttuğumu sandığım şeyler. böööyle odun ateşinde değil de, çakmağın cılız ve yakıt kokan ateşinde kızartılmaya çalışılan marshmallow gibiyim. yarısı yanmış, yarısı ısınmamış bi garip tadı olan maşmelo. bak bunun kodlanmış bitakım şeylerden ötürü olduğunu da düşündüm çok. farkındalığım var yani. yürü ya kulum diyor sanki de ben bi durayım şurda diyorum. dehbli beyin, mükemmeliyetçi ertelemesi. aman ya kim uğraşçak. gerçekten böyle mi. bence değil. ...

calliou aşı olmaya gidior.

bulutlar, bu mevsimin bu akşamında ne değişikler. pamuk şekeri gibi. elimde tutup yemediğim pamuk şekeri. klişelerde boğulmak istemem ama durum bu. klişelere karşı duruşlar da umrumda değil zaten.  bugün annem aşılandı. ev üyelerinden ben kaldım aşılanmayan. hastanenin çocuk bölümünü ayırmışlar aşı için. calliou eşliğinde bızzt olduk. buna gülesim geldi. hiç de acımamış. limonatayla ödüllendirdik bu zorlu süreci atlatmayı. insanlarla konuşabildiğim, hesap için adisyona bakabildiğim ve bahşiş bırakabildiğim ve ve ve... bir cafede limonata ve iced americano içebilmek ne büyük şeymiş. eksiklikler olabilir ama bu ne büyük şey olduğunu değiştirmez. çok yalnız kaldım ben geçen bir yılda. çok fazla. belki de hep öyleydim ve bu gerçekle yüzleşmem iyi oldu. korkularımla karşılaştım. birden fazla yapılan hatalarla yoruldum. böyle zamanlarda bj sahnesi geliyor aklıma. bakalım bundan sonra ne olacak.  ondan öncesi de var tabii. iskender mesela. sürpriz. ender gelişen osasuna atakları ve k...

moenia mundi.*

günlerin getirdiği akşamüzeri bulutları ve gece kuşlarının gün ışığıyla şaşkın dansı. yaz kokan depresif sessizliğe rağmen renklenen doğa ve uçuş uçuş olmuş çiçek özü kokuları. yaşamak. yakın tarihte babası vefat eden komşumu akşam yemeğinde ağırladım. komşum, çocukluk arkadaşım. zor zamanlar birbirine daha yakınlaştırıyor belki insanları. ales sorusunda bahsedildiği gibi, insan belki de salt acıdan değil, görülsün ve anlaşılsın diye ağlıyor. anlaşılsın ki yaşamak da kayıp parçasını bulsun. her kayıptan sonra, yeryüzünde tanıdığımız ve yakın bağlarla temaslandığımız, sevmek eylemiyle tutunduğumuz canlı bireyler kaybolunca sanırım metafiziksel tartışmalar da gün yüzüne çıkıyor. tutunacak bir dal olarak hayat ağacımızda bize alternatif oluşturuyor. yoksa nasıl baş edebiliriz, -bence- içine fırlatıldığımız yeryüzünün karmaşıklığıyla. ufak oyunlar, tanrıya veyahut enerjiye inanmayı tercih etmeler, evrenler arası frekans farklarında iyiliklerin olasılığını kabul etmeler... falanlar ve fidan...

ercik legend.

bu beni hüzünlendirir. keşkelemek istemem. karşılaşmak isterim ve belki öğrenilmişlik belki içgüdülenmişlik... iyileştirmek isterim. nalet olsun böyle işe. beni kim iyileştirecek. ben edemem, eyleyemem bunu. iş başa düştü. evren başa düştü. ben evrene düştüm.  bu sırada msn iletisi belirir sağ alt köşede ve drirink.  şakışukucular sizi.  diyecekler ki, biz kıymetini bilememişiz onun. 

irtica.

yeniden yinelik.  öyle ki baş ağrım tutuyor, kendime tahammül edemiyorum. bugünleri ilerde anımsayıp sıkıştığım alanda ne kadar sıkıştığıma hayretler ederim ve yinelenmelerden uzakta şükrederim umarım. buraya çok şey yazılır ama gerek yok. kendime notlarım var ama beyin duvarım post itlerle dolu. yorgunum. normal bi gün geçirmek için çok çaba sarf edenler var aramızda ve fırlatılmış hissediyorlar bu kalabalığın ortasına. gün ışığı sevgisi ve böcekler. mızmızlanmak değil de severek yorulmak istiyorlar. 

çiçenklerden çelenk ve chopin.

okumaktan zevk aldığım birkaç blog yazarı var burada. onlar kendilerini biliyorlar ya da bilmeyenler de vardır. aslında takip ettiğim -eğer gözümden kaçmadıysa- tüm blogları okumak hoş ama birkaçı daha çok.  mamafih sessizleşen biriyim. mizacım böyle. izleyip zihnimde yorumlamak zamanlarım gelmiş. zihnim de bana ağır gelmiş.  baharla birlikte çok güzel çiçekler belirdi bu yakada. fransız kızların beyaz tenli ince boyunlarına bakınca yudumladıkları suyun süzüldüğünü görürmüşsünüz ya hani (biraz korkunç bi betimlemeymiş bu...), ben de buradaki beyaz çiçeklerin yapraklarına baktığımda gün ışığının doğaya nasıl iyi geldiğini görebiliyorum. güneş ışığı beyaz yaprakların içinden geçip yüzümü aydınlatıyor. "nasıl böyle harika açabiliyor bunlar. kupkuru dallardan nasıl peydah olabiliyorlar. " diye yolun ortasında durup hayretlere gark oluyorum. bunlar benim için güzel şeyler. netekim, bundan aylar öncesinde karar kılmışım blogumun temasını gogh'un çiçeklenen badem ağaçlarından es...