Kayıtlar

muvazenesiz zamanlar.

ufuk çizgisinin, güneşli sabahın göğünden bi toncuk koyu renk deniziyle buluştuğunu gören o dairenin penceresinden izliyorum payıma düşen dünyayı. tül perdeleri sonuna kadar çekiyorum ki güneş duvarlara ışınımlarıyla enerjisini yükleyebilsin. erkemiz merkezkaç kuvvetinin etkisinden sıyrılıp ruhumuza ulaşabilsin. ulaşabilirse... perçemleri renkli tokayla tutturulmuş perdelerle, çocukken çizdiğim evin pencere görüntüsünü yakalamaya çalışıyorum... olduğu kadar.  çıplak ayakla yürüyebiliyorum bu evde. önce soğuk suyla yıkıyorum vücudumu. sonra bardağın üstünde suya karşıt sıcak havanın bıraktığı damlacıklar oluşuyor. ben de seni beklerken dans etmeye başlıyorum. evet, utanmadan dans ediyorum. pencerenin önüne geçip takım yıldızlarına erişmek isteyen bazı beceriksiz yoga hareketlerinde muvazenemi kaybedip avizenin modernizm akımındaki abes yerlerini ve benim de bu konudaki yerimi sorguluyorum. yer soğuk. hoşuma gidiyor. tam o sırada kettledaki su fokurdamaya başlıyor. doksan santigratla...

günlük.

Resim
yağmur yağdı bugün, sıcak geçen birkaç günün ardından. yeni bir bardak aldım, kahvelerim için ve birkaç minik renkli saksı, sukular için. kazakistanlı arkadaşımla selamlaştım şu dükkanda ve henüz söylemek istediklerimi de söyleyemedim ona. belki de söylemem hiç, belki de o benden önce söyler bir şeyler. bilemiyorum. bir takım yeni çikolatalar keşfettim. evde durmaya alıştım ve kedimi öpmeden duramaz oldum. özlüyorum hemen. belki bu süreç bittiğinde, zorlanacağım sokaktaki hayata adapte olmak için. adaptasyon süreçlerim hep sancılıdır zaten. tez teslim tarihinin,  son alınan kararla birlikte çok yakın olduğunu öğrendim. bu beklemediğim bir şeydi. nasıl olacak bilmiyorum. sevinmeliyim ki bitmeye çok yakınız. erkeklerin babalık algısına dair çok spss belgelerim var elimde. mezun olmam için, ortalamamı düşürmeyecek bir puanla mezun olmam için yeterlidir umarım bu belgeler. hatta yeterlinin de üzerinde olsa, hiç fena olmaz. çünkü yüz babaya anket uygulamak kolay değildi. çünkü liter...

anlık.

taşlar sekiyor asfaltın sıcak yüzünde. taşın sabrından öğrendi, deniz yok şimdilik. denizin derinliklerine dalınca gördüğü yosun karanlığından korkarken yıldızları topladı. o karanlık sokağın sonundaki otel odasında söylenen sabaha karşı dualarında yüzyıllık bilmeceye kadeh kaldırdı. şeker şarabı içip boğuldu. sonra yeniden doğdu. yirmi miligramda mutluluğun iki renge sıkıştırılmış hatalı formülünü buldu.  kırık kaldırım taşlarının arasından yeşiller filizlenirken, dünya döngüsüne yenileniyor. dizleri yaralanmış çocukken. izleri duruyor. mavi eteği beyaz benekli. koştururken birilerinin sesinde, dönüp duruyor kendi ekseninde.  sabırsızca büyürken, çingenelerden korkacağını sanmışlar oysa bir pembe gül açmış saçlarının dalgasında, çilekli sakızını şişirip patlatırken zamana. dikenli yollardan, ısırganların arasından gelen bir yolcu var sırtında. babaannesinin ayaklarına batan dikenlerin izi kalmış ruhunda. todor, sen de diğerleri gibi netekimlerde boğuldun. mezar...

telmaşa temaşa.

Resim
hava yağmurlu ve soğuk. aylardan belki ekim sonu. gri binaların arkasında, siyah fon kartonlarından gökyüzü yükseliyor. eskimiş siyah deri ceketim yetersiz kalıyor, üşüyorum. botlarım ayaklarıma ağır geliyor ve adımlarım birbirine karışıyor. takılıp düşmemek için çabalıyorum. yürüyorum. saçlarım karışık. aklım, günlerin sonunda çözünmüş eski bir buz parçası. zihnimin duru gölüne eğilip kendimi görüyorum yansımada. hava o kadar kasvetli ve karanlık ki, siyah beremi takıp kendimi korumaya almak istiyorum. gecenin işlek yollarında tek başıma korkuyorum. ama arada esen rüzgarda saçlarım dağılsın da istiyorum. uzun yollar aşıyorum. zamanın nasıl geçtiğini anlamadan yoruluyorum ve bir kaldırıma oturup, siyah botlarımın üzerinden asfalta düşen yağmur damlalarına ve sonra yola bakıyorum. gözlerimi kısıp, arabaların ışıklarını post empresyonist sanat eserine dönüştürüyorum. çocukluğumdan kalan imge, otostop çekiyor.  bu sırada morrisey, last night i dreamt diye devam eden şarkısına b...

mor begonvil sarmaşığı.

Resim
hatırlıyor musun o zamanları. arabanın camlarını sonuna kadar açıp nasıl da dinlemişti gecenin sesini. hızlandığında korkup bedenini geri çekmişti, rüzgarın saçlarını okşamıştı elleriyle. en azından o öyle hayal etmişti, rüzgarla gizli dostluğunu kimseye söylememişti. sabaha karşı ışıkları düşerken uykulu gözlerine, çocukluğundan gelen hanımeli kokuları dolmuştu kucağına. bir fırın bulup aldıkları sıcak ekmeği, denizin üzerinde uçuşan kuşlara el sallayarak paylaşmışlardı. mor begonvillerin içinde, beyaz yatağında heyecandan uyuyamamıştı. yaşamak isteği aceleci, oyunu kaçırmak istemeyen çocuk. zaman kaçmasın ellerinden. güneşe dönmüştü yüzünü. çiçeklerin tatlı ferah kokusu, dizlerinin üzerinde uçuşan elbisesi. kırmızı ojeleri altın kumların içinde açan çiçek. denize doğruydu heyecanlı koşuşturması. bedeni alıştığında tuzlu suyun parıltısına, yer çekiminin sorumluluğundan sıyrıldığında... özgürdü. güneşin karşısında çıplaktı. saklayacak ne vardı. ufuk çizgisinden geçen yelkenlileri...

kartpostal mimi ve postanız var.

Resim
ceren 'in aklına harika bir mim gelmiş bugün ve rengarenk bir kartpostal hazırlamış kendi elleriyle bize. çok da dolu bir blogu var, ne zaman onu okusam kendimi daha iyi hissediyorum. sizin de takip etmenizi öneririm:) bir postcrossing, penpal üyesi olarak tabii ki bayılacağım bir mim konusuydu bu. çok uzak yerlerden gelen kartlara dokunmak, anılar paylaşmak ve özellikle el yazılarını incelemek hep ilgimi çekmiştir. dünyanın birçok yerine kartpostal gönderdim. ama bu defa sizin için bir kart hazırladım.  resmi suluboyayla yaptım üşenmeden, yazıyı biraz küçük yazmışım ama umarım okuyabilirsiniz:)  isterdim ki bazılarınızın posta kutularını renklendireyim kartlarla ve onlardan da kartlar alayım ama şimdilik burada renkli bir anı olarak size totoro'yla göz kırpsın kartım. bu mim'e de katılmak isteyen herkes katılsın:)

haşırtılı ve sakıncalı düş neşriyatı.

karışık bir rüya gördüm saat dördün üçünde.  başkasının playlistinden bir şarkı, yıllar öncesine götürdü. dayımın o ahşap kitaplığında bulduğum mavi sakal kasedini, babamın bir gece yatağıma bıraktığı bordo walkmane taktığımda kulağıma gelen sesler. o, daha yaşı bir el kadar çocukken küçük şehirlerin yeşilinde. slayer tshirtlü uzun saçlı genşler satanist diye asayiş berkemalize ediliyordu. ana haber bültenlerinde devil horns yapan eller akmar'ın altın çağını başlatırken, ronnie james dio uzak diyarlardan hunharca gülüyordu. kız, dünyanın dengesi midesini bunaltana kadar, dönme dolaplığını kendi ekseninde icra ediyordu. sonunda yere yığılıyor ve dantelli dolapların altına yapıştırılmış gazeteleri tersten okuyup basım yılını bulmaya çalışıyordu. o gazetelerde hep siyah renkli büyük manşetler oluyordu. düttürü dünya. sakıncalı piyade, sen sakın onları dinleme. gıdılı gözlüklü siyaset bey çıkın kabuslarımdan. demirkıratlar atları özgür bıraksın. netekimler uçuşurken asma bah...