Kayıtlar

halı desenlerine ve tavana dair bazı mülahazalar.

soğuk ama balkondan güneş ışınlarını görebildiğim bir pazar ortası. yazarken ellerim üşüyor ama üşümek de iyi geliyor. s. teber'in freud biyografisini okuyorum bu defa. podcastlerinde dinlediğim cümlelerin farklı halini ama özcesinde aynılarını okuyorum. bu bana zevk veriyor. bundan önce okuduğum teber kitaplarını, zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden bitirdim. sanki karşımda serol bey, kedi, şarap ve belki adını bilmediğim bir yeşil çiçek. sohbetimiz koyulaştı. freud da ilgi alanımı cezbettiğinden, kitap hemen bitmesin diye araya başka bir kitap sıkıştırdım. bir onu bir bunu okumak. pek sevgili freud'un yaşadığı dönemde, yani 1800'lü yılların sonları, herkes (tamam, herkes demek doğru olmaz ama entelektüel fuları bayrak etmiş herkes.) mektup yazarmış ve günlük tutarmış. biyografi kaynaklarından biri de bu mektuplar ve günlükler. ne var ki freud, bilinçli olarak çoğu mektubunu ve günlüğünü yok etmiş. onun iç dünyasıyla ilgili bilgi sahibi olmayalım diye, belki. ben de ya...

"blog yazmaya nasıl başladın?" mim.

depresyonun içinde debelendiğim şu günlerimde, beni yazmaya çekecek bir mimlenmeyle ve nuri bilge ceylan hırkamla sizlere sessizce merhaba diyor ve sevildiğinizi bilmenizi istiyorum. mim için de ayrıca  eylül  'e teşekkür ediyorum. fikrin sahibi  birpembesever 'i de unutmamak gerek. yazıyla alakam hep var gibiydi. bazı insanlar, bebekliğini hatırlayabilir mi. ben bazen hatırlayabildiğimi sanıyorum. kendimi bilmediğim zamanlara dair puslu sahneler hatırlıyorum, beşiğimin karşısındaki o yeşil perdenin üzerindeki korkutucu yüzler ve kiril harfleri. o yaşsız halimle tabii ki her harf, uzaydan gelen ve çözülemeyen bir şifreydi ve bu durum bezimi doldurtacak kadar da korkutucu geliyordu bana. belki. henüz okuma yazma bilmediğim zamanlarda apartmandaki komşulardan imza toplayıp inceleme hallerim, alt kat komşusu ablanın öğrettiği harfleri yine apartmanın duvarlarına anahtar yardımıyla kazımam, ama n harfini hep ters yazmam... uykuya dalmam için okuduğu hikaye kitaplarını da...

aşırı saçma.

bir varmış bir yokmuş. ama evrende hiçbir şey vardan yok olmazmış. uçsuz bucaksız kırların birinde küçük bir çiçeğin yeşili filizlenmiş. bu çiçek, kim bilir kaç bin yüz yılın baloncuğuymuş da konuverdiği herhangi bir toprağın içine karışıp filizlenmiş sorumsuzca. bu çiçek pek hassasmış. görünüşü güçlüymüş aslında, büyürken ona herkes güçlü diye seslenirmiş. ama içi pek güçsüzmüş. en cılız rüzgarda yüreği titrer, geceler boyu ağrı çekermiş. yağmurlu günlerde sebepsizce gözyaşı dökermiş toprağına. çok sevdiği çiçekler filizlenip büyümüş etrafında.  hepsine de boylarından büyük anlamlar yüklermiş ve içinde büyüttüğü anlamlarına ağlarmış, güçlü çiçek. ağlamak da kötü bi şey değilmiş ki zaten. kimileri başka topraklara göç etmiş, kimisi de çürüyüp gitmiş bu çiçeklerin ama anlamları güçlü çiçeğin yüreğinde hep kalmış. seneler sonra bile, içinin kayıp köşelerinde hep anlamlar anımsamış. anlamları anımsamak da yormuş onu çünkü yapraklarındaki görünmez yükleri hissetmek zor gelmiş. belk...

alegorisi bol yazı.

ahmet haşim gibi gecenin sembolüne sığındım. radyo tiyatrosu açık kalmış, miadını doldurmuş, yastığımın altına sıkışmış dıın dıı dın. giriş jeneriği böyle. trt radyo tiyatrosu. uyanıp saatin dört olduğunu görmemle, ikinci uyanışım olan altı arası geçen zaman freud'a emanetmiş. yine mi electra çaresiz dertlere salınıyor, pek sevgilim freud'çum?  talihsiz oeidipus söyle bana, niçin konmuş o bülbül, bahçedeki asmaya? "sen haksızsın ve sana laflar hazırladım." diye sayıklayarak, malum tartışmada tarafımı seçemeden, sabah henüz görünürde yokken ama ülke sınırlarında saat altıyı gösterirken uyanıyorum. garip vücut esnetme hareketleri, su içme sekansı. ışıklarım henüz açılmadı. hazırlandığımda yatağıma son defa oturuyorum. karşımdaki duvardan bana bakmayan freddie posteri, göğüs kılları ve öne doğru uzayan dudaklarıyla ergenliğime bakıyor. şarkının beelzebub diye höykürdüğü kısım kulaklarımda. mamaaa diye devam ediyor.  eskisi gibi değil, god save the queen değil. kötü şe...

parıltılı klavye tıkırtıları.

Resim
nail artla ilgiliydim bi aralar. şimdi pek uzatamıyorum tırnaklarımı, staj sebebiyle. değişik renkler de denemeyeli uzun zaman oldu. ama ojeler güzel. ojelerim çabuk bozuluyor dolabımda.  bugün nude pembe üzerine ışıltılı bir oje sürdüm. yine nude tonlarında sütlü eflatun simler. gözü yormayan, saf bir süslülük hali. havada uçuşan toz pembe peri kızları geliyor aklıma. bakınca mutlu oluyorum. yorucuydu buraya yazmadığım zamanlar. özlemeyi istemediğim ama özlediğim insanlarla rüyalarımda uğraştım hiç istemesem de. soğuk ve ıslak ve kirli kaldırımlara yüz sürüp, tek başıma üşüyerek uyuduğum zamanları tahayyül ettiren hislere kapıldım bu zamanlarda.  bir sürü bisküvi ve cennet hurması keşfettim. tarçınlı tabii. ve yoğurtlu tarçınlı. dengemin şaştığı zamanlar oldu. korktum yine, eskiye dönerim diye. birkaç film bitti. aklımdaydı, "ben bu filmleri yazayım bloga." yazmadım. zaman geçti. fringe finalini izleyeli çok oluyor. spoiler: kalbim ağrıdı. ama beş altı yıl önce, kıvırcık...

içimizdeki grinch.

Resim
dün gece hiç uyku tutmadı. sabah yedide başımı yastıkların arasına sakladığımı hatırlıyorum ve depremin yatağımı titrettiğini, saniyelik. saat belki üç sularında. bazen kendimi kaptırıyorum, fazla heyecan haline düşüyorum. henüz olmamış yarın hakkında planlar yapıp, saatlerin bir an önce geçmesi için kendimi uyumaya zorluyorum. yaşayamadığım ne varsa sırayla ama acele yaşamak için bu heyecan. korku da dahil bu heyecana, çünkü yaşayamama sebeplerim barınıyor kendi içimde. kendimden korkularım sessizce konuşuyor. tabii böyle zamanlarda genelde uykum gelmiyor. bütün gece, yatakta dönüp duruyorum. dün gece de bu zamanlarımdan biriydi. en sonunda türk kahvemi yapıp kitabıma verdim uyku için harcadığım dakikalarımı. kahvenin rahatlatıcı bir yanı var bugünlerimde. sığınak gibi. korktuğum tüm şeylerden, şeylerimden... kahveye sığınıyor gibiyim. "bir kahve yapayım, geçer..." çok alışveriş yapmaya meyillendim. mutsuz muyum iç dünyamda. bilmiyorum. ama bir şey almasam da online...

mim: notalarla yolculuk.

Resim
pek tatlı  depresifpatates  beni mimlemiş. :) pek düşünmeden, anlık cümlelerle ve konu bütünlüğü kaygısı taşımadan yazıyorum genelde. mim konuları, dağınık zihnime biraz düzen getirdiğinden benim için iyi oluyor. eğlenceli olması da cabası. bu mim konusu notalarla ilgiliymiş. dinlemeyi sevdiğim iki şarkıyı ve bende bıraktığı hisleri, anıları anlatmam istenmiş. eskisi kadar şarkı dinlemiyorum. dinlemeyi tercih ettiklerim ise meditasyon için hazırlanmış doğa sesleri, kelt müzikleri gibi sözü olmayan ama konuşan notalar. klasik müzik de dinler oldum yakın zamanda. kitap okurken iyi gidiyor bunlar. ilkokulda ceza'yı, ortaokulda beatles'ı, lisede queen ve pink floyd'u keşfedip ara ara metal müzikle haşır neşir oldum. dedem sayesinde trt müzik'te türk sanat müziği dinleyip terennüm ettim. ergenliğimin politik duruşunda eylemsel marşlarda yumruk kaldırdım. pyschedelic hippie olup transa geçtiğimi sandığım dönemlerim oldu. lisede felsefe öğretmenime hayranlık duyup aşka dü...